Sayfalar

yörünge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yörünge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ekim 2011 Cuma

Elektronlar neden çekirdeğe düşmezler ?

 Proton pozitif, elektron negatif yüklü olmasına karşın, elektronlar neden çekirdeğe düşmüyor?


Aslında bu soru, bir zamanlar fizik dünyasında çok önemli bir problemdi. İngiliz fizikçi Ernest Rutherford, 1910’lu yıllarda yaptığı deneylerle atomların yapısının bugün okullarda öğrendiğimiz şekilde olduğunu, yani elektronların çekirdek etrafında döndüğünü bulmuştu. O güne kadar atomlar “üzümlü kek” gibi düşünülüyordu: Pozitif yükler keki, negatif yüklü elektronlar da bu kek üzerinde hareketsiz duran üzümleri oluşturuyordu. Rutherford, bu görüşün yanlış olduğunu göstermekle kalmadı, çekirdeğin ne kadar küçük olduğunu da buldu.
Pozitif yüklü çekirdeğin çapı, atomun çapının yaklaşık yüz binde biri kadardır. Yani, çekirdeği bir fındık büyüklüğünde düşünürsek, en yakın elektron 500 m uzakta olmalı!
İşte bu aşamada yukarıdaki soru gündeme geldi. Çünkü, uzun zamandan beri bilinen, herkes tarafından kabul görmüş fizik yasalarına göre, bir merkez etrafında dönen elektronların ışıma yapması, bu nedenle de enerjilerini kaybetmeleri gerekiyordu.



Elektronların sürekli enerji kaybetmesi, giderek çekirdeğe yaklaşmalarına, en sonunda da çekirdeğe çarpmalarına neden olmalıydı. Neden böyle olmadığı, elektronların nasıl dönmeye devam ettiği sorusu büyük bir paradoks olarak gündeme oturdu.
Buradaki en önemli nokta, olayın klasik fizik yasalarıyla açıklanamaması. Dolayısıyla, bu soruyu cevaplayabilmek için, bugün kuantum yasaları olarak bilinen yeni yasalara ihtiyacımız var. Doğal olarak, o günlerde kuantum yasaları tam olarak bilinmiyordu. Rutherford, bu yeni yasaları bulma görevini Danimarka’dan yeni gelmiş doktora öğrencisi Niels Bohr’a havale etti. Bu problem üzerinde yaptığı çalışma ve getirdiği açıklama Bohr’a Nobel ödülü kazandıracak ve onu, kuantum fiziği üzerinde daha sonra çalışacak olan bilim insanlarının danıştığı bir otorite haline getirecekti.



Bohr’un kuramı yerine, Heisenberg’in yıllar sonra geliştireceği belirsizlik ilkesini kullanmak yanıtın anlaşılabilirliğini kolaylaştıracaktır. Belirsizlik ilkesine göre, herhangi bir parçacığın hem konumunda hem de hızında belli bir düzeyde belirsizlik olmalıdır. Eğer konumdaki belirsizlik düşerse, hızdaki belirsizlik yükselmeli; buna karşın hızdaki belirsizlik azalırsa konumundaki belirsizlik artmalı.



Bu da neden elektronun çekirdeğe çarpmadığını, daha doğrusu çarpsa bile orada kalmadığını açıklıyor. Eğer elektron çekirdek boyutlarında bir bölgeye girerse, konumundaki belirsizlik önemli ölçüde azalmış demektir. Bu nedenle hızındaki belirsizlik artmak zorunda. Bu da elektronun yüksek hızlara sahip olma olasılığının arttığı anlamına geliyor.



Yüksek hız da elektronun çekirdekten kaçmasına olanak sağlıyor. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, elektronları “klaostrofobik” olarak düşünebiliriz. Küçük bir yere sıkıştırılmaya gelemiyorlar; hemen oradan kaçmak istiyorlar.
Belirsizlik ilkesi, atomların nasıl var olabildiğini açıklamakla kalmıyor, aynı zamanda bunların neden çok zor sıkıştırıldıklarını da açıklıyor. Katı veya sıvı bir madde üzerindeki basıncı kat kat artırsanız da, maddenin hacmi çok az miktarda değişir. Buna karşın gazların hacmi çok daha kolay değiştirilebilir. Neden? Olayın temeli yine belirsizlik ilkesi. Örneğin, atomların hacminin iki kat azaltıldığını düşünün. Yani elektronları, çekirdeğin çapının 100,000 katı uzaklıkta değil de 50,000 katı uzaklıkta dönmeye zorladınız. Bu durumda, konumdaki belirsizlik iki kat azaldığı için, hızdaki belirsizlik iki kat artacaktır. Sonuç olarak elektronlar, daha da hızlandıkları için, merkezcil kuvvet etkisiyle çekirdekten uzaklaşacak ve tekrar eski yörüngelerine dönecektir.



Peki elektronları daha az bir hacme sıkıştırmak neden hızlarını artırıyor? Bu soru oldukça karışık ve sıkıştırmayı nasıl yaptığınıza göre değişiyor. Örneğin elektronu bir kutuya koyarsanız ve kutunun duvarlarını yavaş yavaş yaklaştırırsanız, elektronların duvarlara her çarpışından sonra daha da hızlanarak yansıdığı ortaya çıkıyor. Heisenberg’in öne sürdüğü mikroskop deneyinde, elektronun yerini belirlemek için kullanılan ışık, hızda kontrol edilemeyen bir değişim yaratıyordu. Maddenin basınç altında sıkıştırılmasında da daha farklı bir açıklama getirilmeli. Belirsizlik ilkesinin söylediği, konum ve hızdaki belirsizliklerin arasında bu garip ili.kinin olması gerektiği. Birini azaltmanın diğerini nasıl bir mekanizmayla artırdığıysa çok daha farklı bir soru.

25 Eylül 2011 Pazar

NASA, ŞİŞME UZAY GEMİSİ İLE MARS'A GİDECEK


Uzay mekiği programı 30 yılın ardından Temmuz ayında sona eren Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA), yakın gelecekte astronotları şişme uzay gemisiyle yeni keşiflere göndermeyi planlıyor.
Alman Welt online sitesinin haberine göre, NASA'nın Houston'daki uzay merkezinde görevli Edward Henderson ve Mark Holderman tarafından tasarlanan uzay gemisi "Non-Atmospheric Universal Transport Intended for Lenghty United States Xploration" (Nautilus-X), yani "Birleşik Devletler'in Uzun Süreli Uzay Keşifleri İçin Atmosfer Dışı Evrensel Taşıma Aracı", sadece isminin uzunluğuyla dikkati çekmiyor. 
Bir kez havalandıktan sonra hiçbir yere inmemesi, hep yörüngede kalması öngörülen Nautilus-X, ortasındaki dev şişme simit, şişme mürettebat odaları ve uzun güneş panelleriyle kaplı kanatlarıyla estetik ve uzayda ihtiyaç olmadığı için aerodinamik kaygılardan uzak tasarlanmış. 
Dünya yörüngesinde seyredecek olan Nautilus-X, yörüngeye bir roketle getirilecek astronotları alarak, 24 aya kadar sürecek görevler için, onları uzak mesafelere götürecek. Nautilus-X burada da inmeyecek, astronotlar yine bir roket yardımıyla örneğin Mars'a iniş yapacak. En fazla altı kişilik mürettebat taşıyacak olan uzay gemisi, daha sonra astronotları Dünya yörüngesine geri getirecek. 
Nautilus-X'in yapımında büyük oranda çelik, çivi ve kaynak makineleri kullanılmayacak. Çünküaracın birçok bölümü şişme olacak. Böylece astronotlara Uluslararası Uzay İstasyonundakinden (UUİ) çok daha geniş yaşam alanları sağlanmış olacak. Şişme konstrüksiyonlar, sabitlere oranla daha hafif, daha ucuz ve yapımı daha kolay. Şişme bir uzay aracını
fırlatmak da ağır metal bir mekiği fırlatmaktan kolay. 
Nautilus-X'in bir diğer özelliği de içerisinde yaşanabilecek bir çeşit "uzay dönme dolabıyla" donatılacak olması. Yaklaşık 12 metre yarıçaplı bu santrifüj, dakikada altı tur atacak. Bu dönme dolap, insan vücudunun uzun süre yerçekimsiz ortamda kalmasıyla ortaya çıkan olumsuzlukları ya tamamen önleyecek ya da azaltacak. 
Düzenli olarak bu dönme dolapta jimnastik yapması planlanan astronotlar uzun seferlerde çiftçilik de yapacak. Mürettebat, ekmeğini bol mineralli sudan çıkaracak. Nautilus-X'te kurulacak tarlada toprak olmayacak, onun yerine bol mineralli suda yetişebilen meyve sebze ekilecek. Tehlikeli kozmik ışınlardan ise hem tarladaki ürünleri
 hem de mürettebatı, arasında sıvı bulunan bir çatı koruyacak. 
İki yıl yetecek erzak taşıyabilecek olan uzay gemisinin maliyeti 3,75 milyar dolar olarak hesaplandı. Geminin beş yıl içerisinde inşa edilebileceği düşünülüyor. Ancak uzmanlara göre, Nautilus-X'in bilgisayardan gerçek hayata sıçramayı ne zaman yapabileceğini kesin olarak söylemek zor.

DÜNYAYI ŞAŞIRTACAK YENİ TEORİ!..


Yeni bir teoriye göre Dünya'nın yörüngesinde geçmişte muhtemelen 2 tane ay bulunuyordu ve küçük olanı 4,4 milyar yıl önce büyüğüne çarparak, bugünkü halini aldı. 
Nature dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, Ay'ın Dünya'dan görünmeyen yüzünün neden daha tepelik olduğunu merak eden bilimciler, "iki Ay" olasılığına ulaştı. 
Teoriye göre, Dünya'da henüz yaşamın ortaya çıkmasından çok önce, yörüngesinde iki ay vardı. Birbirinin ardı sıra dönen iki aydan küçüğü, 3 kat daha büyük ve 25 kat daha kütleli olan büyüğünün çekim etkisine girdiği anda çarparak bugünkü Ay'ın ortaya çıkmasına yol açtı. 600 mil enindeki küçük ay, büyüğüne, saatte 8.000 kilometre hızla çarptı. Bu çarpışma, her iki Ay'ın kayalarını eritecek bir ısı ortaya çıkaracak şiddette olmadı. Bilimciler, bundan daha hızlıbir çarpışma olsaydı, Ay'ın yüzeyinde dev bir krater oluşacağını, ancak daha yavaş bir çarpışma olduğu için krater olmadığı, geniş bir çevreye kaya saçıldığı, Ay'ın görünmeyen yüzündeki bu tepeleri oluşturduğu sonucuna vardı.